2 Ocak 2012 Pazartesi

ÜNLÜ SENARİST AYŞE ŞASA NASIL HİDAYETE ERDİ?



ÜNLÜ SENARİST AYŞE ŞASA NASIL HİDAYETE ERDİ?


Ayşe Şasa, Türk senarist ve yazar. Çerkes bir anne ve yarı Çerkes yarı Kürt bir babadan dünyaya gelen Ayşe Şasa, 1941 yılında İstanbul’da doğdu.



Doğum tarihi: 1 Ocak 1941, İstanbul
Ölüm tarihi ve yeri: 16 Haziran 2014, İstanbul
Kitaplar: Yeşilçam günlüğü, Bir ruh macerası
Eş: Bülent Oran (e. ?–2004), Atıf Yılmaz 



1941 yılında İstanbul’da doğdu. 1960’da Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu. 1963-65’te Robert Kolej’in İdari Bilimleri Bölümü’ne devam etti. 1963’ten başlayarak Türk sinemasında senaristlik yaptı. Son Kuşlar, Ah Güzel İstanbul, Utanç ve Gramofon Avrat gibi filmlere imza attı. 1993’te sinemayla ilgili Yeşilçam Günlüğü adlı denemeleri yayınlandı.



Geçirdiği rahatsızlık sonucu önce kemoterapi gören daha sonra zatürre teşhisi konulan senarist Ayşe Şasa 73 yaşında hayatını kaybetti.



ESERLERİ:


"Yeşilçam Günlüğü" Dergah Yayıncılık(2. baskı Gelenek Yayınları 2003),

"Düş Gerçeklik Sinema" (Sadık Yalsızuçanlar-İhsan Kabil-Ayşe Şasa) İz Yayıncılık 

"Delilik Ülkesinden Notlar" Gelenek Yayınları 2003



AYŞE ŞASA NASIL HİDAYETE ERDİ?


Ünlü senarist Ayşe Şasa bu sıralar 18 yıllık şizofreni deneyimini yazdığı ‘Delilik Ülkesinden Notlar’ kitabı ile gündemde. Ancak biz Şasa’nın sadece bununla değil diğer yazdıklarıyla da değerli bir kalem olduğunun bilincindeyiz.



‘Kainatın temeli aşk ve hikmettir’


• Muhyiddin İbnü’l-Arabi ile ilk kez ne zaman ve nasıl bir ruh halindeyken karşılaştınız?


Hazret-i Şeyh’le karşılaşmam, çok bunalımlı bir anıma rastlar. Çok uzun sürmüş bir psikoz hali yaşıyordum. Birdenbire, gizemli bir biçimde Şeyh’in bir eseriyle, Füsus-ul Hikem’in ingilizce nüshasıyla karşılaştım. Büyük bir hayrete düştüm. Çünkü o güne kadar bildiğim hiçbir şeye benzemiyordu ve eğitimimle ilgili referansların tümünü sıfıra indirdi. Çünkü fizikötesinden bahsediyordu ve benim öğrenimim tamamen pozitivist, materyalist bir öğrenimdi. Dolayısıyla önyargılarımdan sıyrılmam, bütün bilgilerimi bir anda gözardı etmem, hepsinden sıyrılıp taptaze bir sayfa açmam ve yeni bir gözle onun anlattığı aleme dikkatimi çevirmem gerekti. Bu ilhamı bana veren oydu.





• Destiniz boş değildi ama ona rastladığınızda?


Değildi ama sonradan şunu öğrendim: Allah dostlarının huzuruna boş destiyle gitmek gerekir. Gerçekten işin sırrı budur, boş desti…Bunu yapabilirsek öğrenebiliyoruz. Yeniden, sahip olduğumuz alemden daha üst alemlere bize geçit veriyor evliyalar, bize yol açıyorlar. Bizim de bu feragatta bulunmamız lazım. Ve benim de hayatımda böyle bir devrim oldu. Birdenbire, yeni doğmuş bir bebek gibi, dünyaya, içindekilere ilk kez bakan bir çocuk gibi, onun anlattığı alemleri seyre başladım, temaşa etmeye…Bunun bir tasarruf olduğuna yürekten inanıyorum. Gerçekten bir tasarruf bu. İlahi bir inayet. Yani yüzlerce yıl önce yaşamış bir veli, ama kendisi ruhen diri. Alemde, Allah dostlarının diri olduğu söylenir. Evliyalar diridir. Ölüm yoktur onlar için.





• Peki ‘canlı bir varlık’la karşılaştınız, onda neler buldunuz?


Şeyh’in metafiziksel imajinasyonu olağanüstü büyüleyicidir. O, alemin varoluşunu ve devamını bir aşk ve hikmet temasıyla anlatır. Yani kainatın temeli aşk ve hikmettir. O güne değin, kainat bana tümüyle bir fizik olarak anlatılmıştı, yani alem fiziksel olarak anlatılmıştı. Allah ile bağı kurulmamıştı. Bu, tabi ruh için korkunç bir şey. İnsan ruhu, manayı özlüyor. İnsanın fıtratı manayı arıyor, anlamı istiyor. İşte Hazret-i Şeyh’in Füsus’ta tasvir ettiği alemi gördüğüm zaman, bütün yaşamım boyunca hasretini çektiğim anlam dünyasının özünü, özetini gördüm. Yıldırım gibi bana çarpan, beni büyüleyen şey buydu.





• Sizi nasıl etkiledi bu?


Sadrüddin Konevi hazretleri, talebelerinden birine Füsus’u anlatıyormuş. O zat şöyle demiş : “Bu anlatmak filan değildi, sanki kalbimi açtılar, Füsus’un anlamını içine koydular.” Bende Füsus’un yaptığı etki, biraz buna benziyor. Kafam yorgundu, karmakarışıktı. Böylesi bir zihinle, bu ruh haliyle, böyle bir kitabı anlayabilmemi, İlahi tasarrufla açıklayabiliyorum. Çünkü bu zihinsel bir çabayla varılabilecek bir idrak değil, ancak kalple, kalp ayağıyla ulaşılabilecek bir algı düzeyi. Müthiş teskin edici, müthiş ferahlatıcı bir etkisi var üzerimde. Şimdilerde adını her hatırlayışımda Hazret-i Şeyh’in, bu ilk izlenimin etkisiyle, ilk müspet şokun etkisiyle adını her anışımda o ışık denizini tekrar görüyorum. Bence bu bir tasarruf belirtisidir.





• Peki size en çok çarpan şey ne idi?


Füsus’u açtığım zaman bana ilk çarpan şey, o ana değin hiç duymadığım bir hadis-i kutsi oldu. Tabi benim o güne kadar ayetlerle hadislerle bir işim olmamış. “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.” Bazı ilahiyatçılar bunu kabul etmezler ama Hazret-i Şeyh’in varlığı açıklarken öne sürdüğü yani bir bakıma esas aldığı noktadır bu. O anda, bu kutsi hadis, boş ve hasta yüreğime büyük bir aşk tohumu ekmiştir. Yani, o bilinmek istenen hazineye karşı. Bu, bir anlık bir iç yaşantı… “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim.” Burada, bilenle bilinen, sevenle sevilen aynıdır.





• Bilmekle sevmek arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebilir?


Bilmek, tasavvufta, aynı zamanda sevmektir. Bu, zannediyorum Platon’un diyaloglarında da bulunan bir şeydir. Zamanında böyle bir etki almıştım. Yani aşkla bilgi arasındaki bağlantıya ilişkin. İnsan ruhunun ebediyeti de bu sonsuz bilme ve sevme isteğini içerir. Bu isteğin tek öznesi vardır: Cenab-ı Allah. Allah’ın varlığı, yani Sonsuz Varlık, bu isteğe cevap verebiliyor. İşte bu kavuşma gerçekleştiği zaman, sanıyorum sufiler diyorlar ki, “ruh, hakiki dirilikle sıfatlanıyor.” Hatta zikirde de Hayy Hayy diye zikrediyorlar. İşte ölümsüz sıfatının kaynağı buradadır. Herşeyin alemde fizik olarak kaybolup, insanın sadece kainatın aşkına, Allah’ın aşkına dahil olması kendisini yok olmaktan kurtarabiliyor.





• Allah’ın Elçileri, bize aşkı mı öğretiyor?


Aşkı ve hikmeti. Alem, köpük köpük aşk ve hikmetten geliyor. Burada mana, herşeyin kalbi oluyor. Dolayısıyla böyle bir şeyle karşılaştığımız zaman kalbimiz renk ve mana doluyor. Bugün modern dünyada vaz edilen pozitivist kıymetlerin tarafsızlığına karşı tam aşk dolu, sevgi dolu bir aleme taşınıyoruz. Bu da ruhumuza şifa oluyor.





• Füsus’a dönersek, Şeyh-i Ekber bunu nasıl anlatıyor?


Son bölümünde, son hikmetin Efendimiz Hazret-i Muhammed’in(sav)hikmeti olduğu anlatılır.. Bu bölüm aşktan söz ediyor, pure olarak. Kişinin karşı cinse karşı sevgisi mecazi aşktır, bu aşk, ötekine duyulan aşk, insanı mutlaka, sonsuza götürür, Füsus’un son bölümünde bu anlatılıyor. Bu da kuşkusuz hikmettir. Tasavvuf deneyimseldir, yani bir yaşantıdır. Masa başında, kitapla, okuyarak ulaşılabilen bir şey değildir. Bir haldir. Bir felsefi veya bilimsel sistemi, yani kavramlar üzerinde gezinerek edindiğiniz şeyi, bir Allah dostu bana şöyle anlattı : “Kitaplar, sadece ve sadece çeşmenin tasviridir, resmidir. O suyu içmek istiyorsan, onların tümünü yaşaman, iç yaşantı itibariyle içinde gezinmen gerekir.” Hazret-i Şeyh, alemi anlatırken o alemin içinde aşkla cevelan etmiştir kendisi. Yani kendi nefsine mal etmiştir o alemi. Bu, bir felsefi sistem değildir, dışardan bakılan bir şey değildir, içselleştirdiği bir şeydir o alem, tamamen Hazret-i Şeyhin. Bu yüzden sufiler, “ancak yaşayan, tadan bilir” derler, okuyan bilir demiyorlar.





• Bunun modern zamanların insanına bakan yönü nedir?


İnsan unutuş halinde. Maddeötesini reddediyor, bu unutuş halidir. İşte böyle bir zamanda nefisler çok hasta. Aslında, insan nefsi doğası gereği, fıtri olarak hastadır. Sufiler şöyle der : “İnsan nefsi, dünyaya düştüğü andan itibaren ve düştüğü için hastadır.” Neden? Çünkü ilahi alemden kopmuştur. Bu yüzden nefis hastadır. Bir de unutuş haline geçtiği zaman, bu hastalık son sınırına varıyor ve psikozlar, nevrozlar oluşuyor. Yetişme çağımızda, ilahi değerler, hakiki değerler, ruhun sahip olmak istediği has değerler, karşılığı ruhta olan şeyler bize verilmezse, sıkıntı ve felaketlerimize de mana veremez hale geliyoruz. Çok manasız bir dünyada yaşıyor ve yabancılaşmaya uğruyoruz. Psikozların, nevrozların kaynağı budur diyor psikolog Ericson. Biliyorsunuz çağımızda, edebi eserler moderniteden afet olarak söz ediyor. Bu anlamsızlık çukurundan dolayı Camus veba olarak mecazlaştırıyor moderniteyi, Kafka böcek biçiminde anlatıyor. Modern hayatta yaşanan büyük korku, o gizil korku mesela Hitchok’un yapay bir korku filmi gibi gözükse de Kuşlar’da da bu anlatılır. Modern dünyanın dehşet verici yanı, bunun gibi bir çok mecazla anlatılmıştır. İşte bütün bu karamsar, kötümser ve karanlık mecazlara karşı, bir letafet, bir ışık, sükunet ve şifa dünyası Hazret-i Şeyh’in, sufilerin anlattığı dünya. Bunu, Hazret-i Şeyh’in manevi babası Abdulkadir Geylani hazretlerinde de bulabilirsiniz. Şimdi bizim içinde yaşadığımız medeniyet dairesi, modern zamanlarda çok değerli bir görev üstleniyor. Çünkü yüzyirmidört bin peygamberin, sayısız evliyanın mirasını devr almış durumdayız. Bu mirası inkar etmemiz mümkün değil. İstesek de istemesek de böylesi bir geleneğin izlerini taşıyan bir medeniyet dairesinin mirasının üzerinde yaşıyoruz. Bu, bir bakıma bizim herşeyimizi şu ya da bu düzeyde belirliyor, en azından etkiliyor veya değerliyor. İşte böyle bir hazine var elimizde.





• Batı nasıl bakıyor bu manevi mirasa?


Batı dünyası, araştırıcı olduğu için yani bilimsel anlamda herşeyi araştırdığı gibi, bunu da araştırmanın konusu yapabiliyor. Yani bir anlamda bir araştırma nesnesi biçiminde algılıyor Doğunun sahip olduğu anlam hazinelerini. Fakat bu hazinenin başka bir özelliği var. Batın ilmi veya ilm-i ledün denilen gizli ilimler, manevi ilimler ki, bunu teorik düzeyde almak çok güç. Zahiri ilimler inançlı olsun inançsız olsun herkese açıktır. Fakat Peygamber ilmi, ilm-i ledün denilen o mana ilmi ki, onu ancak kalbe doğan manalarla ifade edebiliyoruz. Hatta bir noktadan sonra ifade edilemiyor, sessiz bir şekilde yaşanıyor, bir feyz halinde, bir ışık halinde.





• Buna ulaşmanın yolları tümüyle kapalı mı bu zamanda?


Değil sanıyorum. Sufiler manevi ilimlere sahip olabilmenin yolunun Allah ve Resulü uğrunda herşeyden vazgeçmek olduğunu söylüyorlar. Yani Yaratıcı için yok olmayı göze alabilmek gerekiyor. Gaybın gizleri ancak o zaman açılabilir diyor sufiler.





• Tekrar sizin maceranıza dönersek…


Benim maceram çok açık, çok sade bir şey aslında. O büyük maceranın yanında benimkisi bir lütuf, bir açılma hikayesi işte. Ben, naçiz bir okur olarak Füsus’la karşılaştığımda, olağanüstü bir alemin kapısının eşiğinde olduğumu hissettim. Füsus-ul Hikem’in benim yaşamımda yaptığı devrimi biraz olsun dile getirmeye çalıştım. Hakikaten bu kitapların, sufilerin, evliyaların yazdığı bu kitapların, herkesin kendi manevi düzeyine göre istifadeye açık olduğunu söylüyor sufiler. Bir bahçeye giriyorsun, oradaki kıymetli meyvaları kendi kametine göre devşiriyorsun. Ben, kendi naçiz seviyeme göre, hasta bir insandım. Ağır bir psikozum vardı. Şifa arıyordum ve şifayı Şeyh-i Ekber’de buldum. Yani, Allah’ın rahmetini onun kitaplarıyla buldum. Füsus’u şifa niyetiyle okumuştum. Herkes, niyetine göre, bir şeyler bulabilir onda. Füsus’un ingilizce çevirilerinin birinde, Tıtus Burckhardt’ın bir önsözü vardır. Orada şöyle der : “Bir gün Fas’ta, elimde bir Füsus nüshasıyla gidiyordum. Karşıdan bir derviş geldi. Baktı ve tanıdı kitabı. Dedi ki, o kitap senin için çok fazla ileri. Peki dedim ben o zaman ilerlemeye çalışırım, kendimi geliştirir o zaman okurum. O zaman da ihtiyacın kalmaz, dedi derviş. Peki kimler için yazılmıştır bu kitap, diye sordum. Bu kitap, dedi, böyle, duvarların ötesini hiç bakmadan görebilen, bir çok keramete sahip olup da bunu izhar etmeyen kişiler için yani gerçek evliyalar için yazılmıştır.” İşte böyle bir yanı da var. Ama, bu sıradan insanın bundan mahrum olması anlamına gelmez. Çünkü, onun bir katresi bile ruha düştüğü vakit inanılmaz yankılar yapıyor.





• Bu manevi özellik sadece Füsus’ta yok sanırım?


Hazret-i Şeyh’in Füsus’u için söylenebilen şeylerin tümü, aslında diğer sufilerin eserleri için de geçerlidir. Bu, muazzam bir bütündür, manevi bir doğanın çeşitli dillerden tezahürüdür. Bu şahsiyetlerin ve eserlerin tümü, birbirini tamamlayıcıdır. Hikmet hikmeti tamamlıyor. Şimdi Füsus’un naçiz bir okur olarak, benim yaşamımda yarattığı devrimi, ben birtakım yazılarımda anlattım. Biraz tekrar oluyor fakat bunu tekrar etmekte bir mahzur görmüyorum. Çünkü gerçekten bu manevi bir mucize veya Hazret-i Şeyh’in bir kerameti. Yüzlerce yıl önce yaşamış birinin eserine, şöyle bir nazar etmenizle beraber bir devrim başlıyor hayatınızda. Bütün kavramlarınızı, bütün bilgilerinizi değiştirme ihtiyacınıza kapılıyorsunuz, müthiş bir tutkuya. Bu tutku, aslında psikozdan muzdarip olan size, yeni bir yaşama amacı veriyor. Yani sizi asıl tutkuya ulaştırıyor. Hayatınızın ciheti tümüyle değişiyor. Ve bu hikmetin kaynağı olan İslam maneviyatının peşine takılıyorsunuz. Yollara düşüyorsunuz.





• Hani demir çarık demir asa gibi bir şey mi?


Tam da böyle. Kapı kapı arıyor, soruyorsunuz, hikmet sahiplerini arıyorsunuz ve sonunda buluyorsunuz. Gerçi aramakla bulunmaz derler ama bulanlar da ancak arayanlardır. Neticede hayatınız tümüyle değişiyor, kavramlarınız değişiyor, yepyeni bir alana geçiyorsunuz, yepyeni bir çevreye giriyorsunuz, dünyayı görüşünüz tamamen değişiyor. Bir de üstelik çok hastaydınız, cayır cayır yanıyordu ruhunuz, hummalar içindeydiniz. Hiçbir şeyiniz, hastalığınızdan hiçbir eser kalmıyor. İşte bu bir mucize bana göre. İşte yaptığı devrim budur, bu az bir şey değil, insan yaşamında.





• Peki bu kaynak kitaplardan öğrenilemezse, nasıl bir yol, bir yordam bulacağız?


Tasavvuf kesinlikle kitaplardan öğrenilemez, o sadece manevi çeşmenin bir resmidir. Peki suyu içmek için insanlar ne yapacak? Benim hayli zamandır zihnimde dolaştırdığım soru bu. Öyle sanıyorum, zamanın sonuna kadar alemde, Allah tarafından vazifelendirilmiş evliyalar bulunuyor. Mürşid sıfatını taşıyan bu Allah dostları, bu manevi iş için hazır bekliyorlar. İnsanların irşadı için vazifeli olarak bekliyorlar. İşte bütün sorun bu adresi bulabilmektir. Bu da ancak ıztırar lisanıyla olur, yani muhtaç olan dua ile, taleple ihtiyacı olan bunu isteyecektir. Bu halde, toprağın susuzluktan çatlak çatlak oluşundaki gibi, Allah rahmet yağmurunu gönderecektir.





• Bu delilik ülkesi nasıl bir yerdir, bildiğimiz anlamda bir delilik mi bu, yoksa…


Bana kendi psikozumla ilgili olarak bir Allah dostu şöyle demişti : “Tevhid eden deli olmaz. Allah diyen mahrum kalmaz.” Gerçekten kalben Allah diyen, ihtiyacı olan o hakiki şeyden, hikmet neyse ondan asla mahrum kalmaz. Hazret-i Şeyh’in Füsus’ta sık sık tekrarladığı iki dua var. Biri şöyle : “Rabbim, hakkımda en hayırlısını ver.” Tabi biz hayırlının ne olduğunu bilmiyoruz beşeri aklımızla. Bizim için en iyi senaryoyu Allah biliyor. Dilersek, onu uygulayabilir. Şeyh’in ikinci yakarışı ise şudur: “Rabbim bana hayırlı ilim ver, hakkındaki hayretimi artır.” Bu, biliyorsunuz Efendimiz’in duasıdır. Yani huşu ve hayretimi artık. Artır ki, Seni daha çok, daha derin olarak bileyim ve Seni seveyim, Senden korkayım. Senden korkayım ki, Senin rızanı tahsil yolunda daha çok çabaya girişeyim. Girişeyim ki, Seninle ilgili olanı, asıl hikmeti bana bağışlaman için, bir yola girebileyim. Ben, naçiz olarak kendi yaşamımda, bu duaların çok faydasını gördüm. Benim, o psikozlu dönemimde, türbe olarak bildiğim bir tek Sarıyer’deki Telli baba vardı. Oraya insanlar ev, iş, çocuk veya eş istemek için giderlerdi. Bir gün ben de, “Rabbim, bana hayırlı ilim ver” diye dua etmek için oraya gittiğimi hatırlıyorum. Çok dua ettim. Zannediyorum bu dualarımı Hazret-i Allah, hiç olmazsa bir kısmını kabul etti. İşte benim delilik ülkem bu dua üzerinde yürüyen bir dünya idi. Şimdi, Allah’ı birleyenin deli olmayacağını kendimde, nefsimde yaşayarak anlamanın o engin huzuruyla doluyum.


Ayşe Şasa ile dergibi.com için Sadık Yalsızuçanlar konuştu.




1 Ocak 2012 Pazar

Muhammed Ali Clay (1942 - …. )





Muhammed Ali Clay (1942 - …. )


 



Müslüman olmadan önceki ismi Cassius Marcellus Clay olan Muhammed Ali Clay, 17 Haziran 1942′de Kentucky Louisville’de doğdu. 12 yaşındayken boksla tanıştı ve kısa zaman içinde Natıonal AAU ve Altın Eldiven Şampiyonası’nda amatör kayıtlara girdi. Yine 1960′ta Roma’da ağır hafif siklette altın madalyayı alarak profesyonel lige döndü. 18 yaşındayken katıldığı Roma Olimpiyatları’nda altın madalya aldıktan sonra ünü giderek artmaya başladı. 1964 yılında 22 yaşındayken, S. Listori’u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden sonra dinini değiştirip İslam dinine geçti ve Muhammed Ali ismin aldı. Maç öncesinde rakibinin moralini bozmak için makineli tüfek gibi konuşan Ali, çok sevdiği boksa ara verdi ama 1967′de boksa tekrar geri döndü. Vietnam’a savaşa gitmediği için cezalandırıldı fakat sonra affedildi. 1974′te Foreman’ı, 1978′de L. Spinks’i yenip Dünya Şampiyonluğu ünvanını geri aldı. Profesyonel döneminde sadece 5 kez yenilen, Olimpiyat ve Dünya Şampiyonu olan Muhammed Ali, 36 yaşına kadar bütün şampiyonlar için tek isim olmayı başardı ve 37’si nakavt olmak üzere 56 madalya kazandı. Parkinson hastalığı yüzünden uzun süre Michigan’daki çiftliğinde gözlerden ırak yaşamayı tercih eden ünlü boksör, ringlerde 20 yıldır ağzından düşürmediği “Bütün zamanların en iyisiyim” lafını ispatlayarak bir efsane oldu.



Muhammed Ali Clay HAKKINDA YAZILANLAR



Ringlerin Efendisi Muhammed Ali



İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr



Türkiye19 Mart 2004 Derin Amerikalılar Beyaz, Anglosakson ve Protestanlar) Müslüman olunca Ali’ye fena takarlar. Pentagon bile oyuna alet olur, onu “Y” grubunda olmasına rağmen “A” kategorisine alır ve “ivedi” kaydıyla Vietnam’a yollamaya kalkar. Şampiyon buna karşı çıkar “Vietkonglularla alıp veremediğim yok” der, “hem onlar beni hiç aşağılamadılar!” “Aferin” dediğinizi duyar gibiyim ama adama böylesi çıkışların hesabını sorarlar. Onu apar topar ligten kovar, ünvanına ve lisansına el koyarlar. Ali’yi “vatan haini” ilan eder ve hiçbir eyalette maça çıkarmazlar. Yetmez, ona bir trafik suçu isnat eder, alelacele içeri tıkarlar. Federasyon medarasyon hikâye, garibim bir başına kalır, oturup derdine yanar. Vietnam Savaşını ne hükümetler, ne de ordular bitirebilir, bu kirli kavgaya gazeteciler (özellikle foto muhabirleri) nokta koyar. Amerikan halkı napalm bombaları ile yakılan evlerin önünde ağlaşan bebeleri görünce “bu nasıl hürriyet” diye sormaya başlarlar. Savaş muhabirleri cinayet ve tecavüz vakalarını dökmeye başlar, Hollywood mevzuya el atar. Sivil toplum örgütlerinden “niye savaşıyoruz” sorusu yükselince derin devlet tükürdüğünü yalar. Kelebek gibi uçar… Muhammed Ali, bokstan koptuğu yıllarda üniversite üniversite dolaşıp konferanslar verir, mevzu boks olsa da yeri geldikçe İslâmiyet hakkında birşeyler anlatmaya çabalar. Ağalar bu faaliyetten çok rahatsız olur, “boksla uğraşsa daha iyiydi” demeye başlarlar. Birkaç maç sonra silinip gideceğine inandıkları için Ali’nin lisansını iade eder, ringlerin yolunu açarlar (1967). Ve Ali şovları tekrar başlar. Şampiyon, rakiplerine sürekli lâf atar, basın mensuplarının huzurunda madara etmeye bakar. Bu tavır organizatörlerin de işine gelir çünkü gerginlik arttıkça hasılat “tavan” yapar. Ancak birileri Ali’yle uğraşmaktan caymaz, karşısına dik yokuşlar çıkarırlar. Kâh “komünizm propagandası yapmaktan” soruşturma açar, kâh “ırkçı ve ayrılıkçı” diye yaftalarlar. Bir ara zenci çocukları için (içinde okul ve mescid olan) bir külliye yaptırmaya kalkar ama ona hiçbir banka kefil olmaz. Kimseden teminat mektubu alamaz. Dahası bomba ihbarları ile huzurlarını kaçırırlar.



Arı gibi sokar…



Ali, baskılara rağmen geri adım atmaz. Aksine “ben bir din savaşçısıyım, gücümü Kur’an-ı kerimden alıyorum” demekten kaçınmaz. Ringteki zaferler zincirine Jerry Quarry’i yenerek başlar. Ancak Joe Frazier ile yaptığı maçı üstün bitirmesine rağmen hakemler rakibinin elini kaldırırlar. Bakın şu aksiliğe ki Ken Norton ile yaptığı maçta çenesi kırılır, maçı bırakmak zorunda kalır. Herkes Ali’nin bittiğini söylerken Frazier’i eze eze yener ve rövanşı alır. Ardından Zaire’de insan azmanı George Foreman’la karşılaşır. Foreman girdiği ormanı baltayla kıymık kıymık edip bitiren bir insan azmanıdır. Ali, maçtan bir ay evvel Kinşasa’ya yerleşir ve halkın sevgisini kazanır. Onları arkasına alır ve boksörlere ders olarak okutulacak bir taktikle Foreman’ı dağıtır. Rakibini 7 raund yorar, 8. raundda saldırır ve zemine uzatır. Ertesi sene Manila’da 25 bin kişinin önünde Frazier’le karşılaşır. Bu ölümüne bir maçtır, 14 raundun sonunda ikisi de perişandır. Ancak Frazier’in şuuru bulanınca Antrenörü Eddie Futch maçtan çekilir unvan Ali’ye kalır.



Yeni bir çığır açar…




İnsan bu, her zaman mükemmel olamaz ya. İşte hanımı Belinda Boyd’dan ayrılıp Veronica Porsche ile evlendiği bunalımlı dönemde tecrübesiz rakibi Springs’e yenilir ve silbaştan mücadeleye atılır. 1978’de Dünya Şampiyonluğunu geri alır. Profesyonel döneminde sadece 3 kez yenilen, Muhammed Ali, 36 yaşına kadar boks dünyasının efsane ismi olmayı başarır. 56 maçın 53’ünü kazanır, 37’sini nakavtla alır. Ancak boksörleri bekleyen akıbet (parkinson) onu da yakalar. Dindar bir Müslüman olan Lonnie ile evlenir, Michigan’daki çiftlik evinde gözlerden ırak yaşar. Bu arada beyazlar da değişir ya da “değişti” rolüne soyunurlar. Atalanta Olimpiyatları’nda meşaleyi yakma şerefini ona bağışlar ve nehre attığı madalyanın yerine, yenisini takarlar. Ali iyi bir örnek olur. Ekonomi, sanat ve siyaset sahnesinde ağırlıklarınca yer bulamayan zenciler sahalarda boy göstermeye başlar, atletizm, boks ve basketbolda madalyalara el koyarlar…

MALCOLM X (MALİK EL ŞAHBAZ)




MALCOLM X (MALİK EL ŞAHBAZ)





“Şimdi artık şehadet zamanıdır!” “Malcolm X”in kilit cümlesi işte buydu. Zenci olmaktan utandığı için saçlarını yakıcı bir asitle düzleştirmeye çalışan Harlemli uyuşturucu ve kadın satıcısının, yirminci yüzyılın en büyük Müslüman devrimcilerinden birine dönüşmesinin tüyleri diken diken eden öyküsünü mutlaka okuyun! İnsanlar, ütopyalarını gerçeğe dönüştürebilmek için bir ömür boyu çalışır, didinir, inandıkları değerler uğruna ölesiye savaşırlar. Ama bazen öyle bir ân gelir ki bu dünyayı aslında kendi iradelerimizin yönlendirmediğini, her türlü fânî iradenin üzerinde bir ilâhî irade olduğunu fark ederiz. İşte bu da insanın kendisini “Yaradan’ın takdirine kayıtsız şartsız teslim etme ânı”dır. LİDER, bir kitle heykeltraşıdır. Vazifesi, mermer blokundan heykel yontarcasına, kalabalıkları bir imân ordusuna dönüştürmektir. İlk ıslâhat kendinde başlar… İslâhatçı; değiştirmek istediği toplumdan evvel kendini inşâ edendir. Malcolm X, gerçek bir liderdi. Kırk yıllık bir hayatta en fazla ne yapılabilirse, ondan da fazlasını yaptı. “İblis”ten “El Hacc Mâlik El-Şahbâz”a, serserilikten Amerikalı Siyah Müslümanların Liderliğine… Ve çok daha ötelere: Şehâdete! Bataklıklardan şâhikalara yükselen bir hayat… İslâm dünyasının, son yüzyılda yetişen en iftihâr edeceği kahraman evlâtlarından biriydi Malcolm. Ömrü, her dakikası fitili ateşlenmiş bir dinamit gibi geçen bu insan, indifadan yorulmayan bir yanardağa benziyordu. Ona “Amerika’yı sarsan adam!” dediler… Doğruydu. “Dünyanın en öfkeli zencisi!” dediler… Doğruydu. Malcolm X, boğanın boynuzundan tutan adamdı! Bir liderin tarihî misyonu, önderlik ettiği kitlenin içinde bulunduğu şartlarla irtibatlıdır. Bu gerçeği göz ardı ederek onu “aşırı” olmakla itham edenlere, cevapların en susturucusuyla karşılık vermişti “Evet ben aşırıyım; çünkü benim halkım, bu ülkede aşırı derecede kötü durumda!” Bir yerde zulüm varsa, inlemek de aşırı olacaktır, isyân da! Tekmelenenler türkü söylemez! Derilerinin rengi siyah diye horlanan, linç edilen, öldürülen, caddelere, kahvelere, okullara sokulmayan, hayvanlardan daha hakir muameleye maruz kalan insanların damarlarına şuûr, öfke, şahsiyet ve imân enjekte ettiği için çağdaş beyaz yamyamların kâbusu olmuştu! Bir dâvâyı hakiki istikametinden saptırmanın en kalleş ve sinsi yolu, başına sahte liderlerin geçmesidir… Sahtekâr Elijah Muhammed’le saptırılan Müslümanlık, “palavracı siyah papaz” Martin Luther King’le yozlaştırılan zenci hakları hareketi, O’nun aksiyonuyla “suç üstü” yakalanmıştı. Elijah, iğrenç yalanlarla “yalancı semâlarda yalancı cennetlere” çağırıyordu. King, “pembe” bir rüya görüyordu. Malcolm’sa; “gerçeklerin iki kaşı ortasına bakıyordu.” Şimşekleri üstüne en çok “oyunları bozanlar” çeker! Suya sabuna dokunmayan “muhalif”lerin, iktidarın başı üstünde yeri vardırl. “her şeyin aynı kaldığı” değişiklik arzûları, kimseyi rahatsız etmez… İnanmış bir tek insanın nelere muktedir olabileceğini görmek için onun hayatına bakmak gerekir. “Süper Güç” olduğu “vehmedilen” bir devlet, bu siyah derili adam karşısında âciz kalmıştı! Bazı insanlar, bütün insanlık için ölürler: Bütün insanlık için yaşadıkları gibi. Hürriyetin devâsâ heykelini dikenler, onun her cümlesi bir kıvılcım (hem ışık, hem alev) olan hür ve yiğit sesini susturabilmek için çareyi FBI ajanlarına kurşunlatmakta görmüşlerdi! Hangi hakikat gizlenmek istendikçe daha çok âşikar olmadı ki?.. Zulüm, kısmak istediği sesi nârâ yapar! Ve bazı ölüler, yaşayanlardan çok daha yüksek sesle konuşur… Malcolm X onlardandı. (Allah rahmet eylesin.)




ADANMIŞ HAYATLAR: Malcolm X: Bir insan hakları mücadelesi





1990 yılı ilkbaharıydı. Bir ikindi vakti yeni gittiğim New York'taki Columbia Üniversitesi'nin bahçesinde College Walk olarak isimlendirilen 116. Cadde'de yürüyordum. Kulağıma ezan sesi gelmeye başladı. Bir anda bunun memleket özleminden kaynaklanan bir yanılsama olduğunu düşündüm. Sesin geldiği istikamette yürümeye başladım. Ayaklarım beni doğu istikametine götürdü. Morning Side Drive'a ulaştım ve caddeden karşıya geçtim. Yol sona ermişti. Balkona benzeyen gözetleme noktasında durdum, Harlem'e yukarıdan bakıyordum. Dikkatle dinledim. Ezan sesi Harlem'deki Malcolm X Camii'nden geliyordu. O anda yaşadığım karmaşık hisleri anlatamam. Amerika'nın Hollywood filmlerine yansımayan bir yüzü ile karşılaşmaktan dolayı sarsılmıştım. Malcolm X, kutsal bir sesi ülkesine taşıyan ve oralarda yankılanmasını sağlayan bir uç beyi olarak gözümde saygıyla canlandı Malcolm X, benim gözümde, İslam'da evrensel insan hakları savunucularının son büyük örneklerinden biridir. 20. yüzyılın yetiştirdiği en önemli Müslüman önderlerden biri olan Malcolm X, daha doğrusu el-Hacc Malik el-Şahbaz, 1925 yılında Nebraska'da doğmuş, 1965 yılında New York'ta, 39 yaşındayken bir suikast sonucunda şehit edilmiştir. "En az bir düzine insanın sahip olduğu tecrübeye sahip olacak kadar hal başımdan geçti." diyen Malcolm X, yaptığı her şeyin asla gecikme kabul etmeyecek derecede acil yapılması gerektiğine inanıyordu. "İslam'da evrensel insan hakları var mıdır?" diye soranlara, geçen yüzyılın, hakkında en fazla konuşulan ve yazılan Amerikalı Müslüman'ı Malcolm X'in hayatı, en güzel cevaptır. Evrensel İslam'ı keşfetmek, onu, siyah ırkçılığından kurtarıp evrensel insan hakları mücadelesine yönlendirmiştir. Malcolm X'in hayatında üç safha vardır. Bu safhalara kısaca göz atalım: (1) Malcolm Little dönemi: Malcolm, sıkıntılı bir çocukluk dönemi geçirir ve ortaokul bittikten sonra liseye devam etmeden okulu terk eder. O devirde lisede okuyan siyah zaten çok nadirdir. Bu Malcolm'un hayatı boyunca unutamayacağı ve şuurunda yer eden, okuldan aniden soğumasına sebep olan bir olay gerçekleşir: Bir gün, dersinde çok başarılı olduğu ve kendisini çok seven İngilizce hocası Bay Ostrowski, ona ileride meslek olarak ne yapmayı düşündüğünü sorar. Malcolm, o güne kadar fazla kafa yormadığı bu soruya, avukat olmayı düşündüğünü söyleyerek cevap verir. Bunun üzerine Bay Ostrowski, Malcolm'a dönerek şöyle der: "Biliyorsun, burada hepimiz seni severiz. Ancak sen bir zenci olduğunu unutmamalısın. Avukat olmak bir zenci için gerçekçi bir ideal değil. Sen olabileceğin bir şey düşünmelisin. Çok kabiliyetli ellerin var. Neden bir marangoz olmayı düşünmüyorsun?" Ancak sınıftaki diğer öğrencilere de ileride hangi meslekleri seçeceklerini soran Bay Ostrowski, Malcolm'dan daha az çalışkan oldukları halde onları ideallerini gerçekleştirmeleri için teşvik etmiş, hiçbirisine başaramayacağını söylememiştir. Bu durum, Malcolm'u derinden etkilemiş; Malcolm'un okuldan soğumasına, beyazlara yabancılaşmasına ve ne kadar zeki ve başarılı olursa olsun, ırkçılık engelini aşamayacağına inanmasına yol açmıştır. Bu ve benzeri olaylar Malcolm'u sisteme yabancılaştırmıştır. Böylece onun hayatında, yeraltı dünyasında ve hapishanelerde geçirilen bir dönem başlamıştır. Bu dönemde Malcolm'un hiçbir ideolojik çabası yoktur; Tanrı'yı inkar etmektedir ve sadece behimi arzularını tatmin peşindedir. (2) Malcom X dönemi: Bu dönem, Malcolm X'in hapishanede İslam Milleti Hareketi Lideri Elijah Muhammed'in öğretisi ile tanışarak İslam'a ilk adımı attığı ve sadece ABD'de yaşayan Afro-Amerikalıların haklarını savunduğu dönemdir. Bu dönemde Malcolm, kölelikten kalma "Little" soyadını bırakır, matematikte bilinmeyeni ifade eden "X"i soyadı olarak kullanmaya başlar. Bir müddet sonra Malcolm X, siyah milliyetçiliğinin sınırlarını Amerika dışına da genişletir ve dünyadaki tüm siyahların haklarını savunmak için mücadele etmeye başlar. Malcolm X, İslam Milleti Hareketi'nin sözcülüğüne kadar yükselir. Ancak, hareketin lideri Elijah Muhammed'in bazı çelişkilerine ve yolsuzluklarına göz yummayınca hareketten kovulur. (3) El-Hacc Malik el-Şahbaz dönemi: Malcolm X'in hayatında hac, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Ha görevini ifa ettikten sonra ismi ile birlikte düşünceleri ve davası da değişmiştir. Malcolm'un yeni ismi artık el-Hacc Malik el-Şahbaz'dır. Hacda evrensel İslam'ı keşfettikten sonra Malcolm, evrensel olarak istisnasız bütün insanların haklarını savunmak için mücadeleye başlamıştır. İslam ona, o güne kadar savunduğu siyah milliyetçiliğini bir kenara bırakarak, insan hakları konusuna tevhit penceresinden bakıp bütün insanlığı, bir olan Allah'ın yarattığı tek bir aile olarak sevgiyle kucaklamayı öğretmiştir. Malcolm X'in hayatındaki, sonuçları itibarıyla, belki de en etkili olay hac olmuştur. Malcolm X hacda, İslamiyet'in Amerikalıların bir türlü çözemedikleri ırk ayrımcılığı problemini çözdüğünü görür. Beyaz adamın bu çözümden örnek alması gerektiği kanaatine ulaşır. Eğer İslam ırk problemini Afrika'da ve Asya'da çözmüşse, Amerika'da da çözebilir. Buna bir engel yoktur. Öyleyse Amerika İslam'dan bu konuda istifade etmelidir. Bu maksatla Malcom X, lideri olduğu Muslim Mosque'a hacdan gönderdiği mektubun aynı zamanda basına da dağıtılmasını ister. Malcolm'un Mekke'den Amerika'ya gönderdiği mektup, kendisini sevgiyle veya nefretle izleyenleri şok etmiştir.



Malcolm X'in sahipsiz mirası Malcolm X'in düşüncesinin, farklı safhalardan geçse de, değişmeyen temel bir özelliğe sahipti: Haksızlığa karşı sessiz kalmamak. Malcolm X'in düşüncesindeki evrimin, nihayet evrensel insan hakları düşüncesine ulaşmasının ve bu yoldaki mücadelesinin fikri temellerini, onun giderek daha iyi kavradığı İslam'ın evrenselliğinde aramak gerekmektedir. Malcolm X'in mirası, günümüzde çok tartışılan İslam ve evrensel insan hakları arasındaki ilişkiyi daha iyi görmemize önemli bir katkı sağlamaktadır: İslam, insan haklarını evrensel planda savunmayı, kime, kim tarafından ve nerede yapılırsa yapılsın haksızlığa "gerekli her yolla" karşı koymayı emreder. Malcolm'un hayatı, gerilim, trajedi ve köklü değişimlerle dolu bir özgürleşme serüvenidir. İnançları sürekli yıkılıp yeniden inşa edilerek değişime uğrar ve Malcolm X nihayet sahih tevhidi yakalar. Onun davası, diğer insanlara yararlı olabilmek ve onları da kendisi gibi özgürlüğe kavuşturup, ayrımcılık kurbanı olmaktan kurtarabilmek içindir. Bu yolda giderek daha kuşatıcı ve daha etkin bir strateji ile gerekli her meşru yola başvurarak mücadelesini yürütmüştür. Müslümanların modern dönemde insan hakları konusunda nasıl bir tutum sergilemesi gerektiği konusunda Malcolm X, canlı bir örnek olarak önümüzde durmaktadır. Ancak, günümüzde, ister Amerika'da ister dünyanın başka yerlerinde yaşasın Müslümanların Malcolm X'e büyük hayranlık duymalarına rağmen, onun mesajını layıkıyla anlayıp gereği gibi sahip çıktıkları söylenemez.




Yazar Recep Şentürk




http://www.dusuncegundem.com


 


GÜNEY KORE'DE İLK İSLAM OKULU AÇILIYOR



GÜNEY KORE'DE İLK İSLAM OKULU AÇILIYOR




Güney Koreli Müslümanlar, İslamiyeti ülkede daha iyi anlatabilmek için ülkenin ilk İslam okulunu açıyorlar.



The Korea Times gazetesi, "Güney Koreli Müslüman liderler, Müslüman olmayan öğrencilerin de okuyabileceği, ilk İslami okulun açılması için çalışmalarına başladı" diye yazdı.



Gazeteye konuşan Koreli Müslümanlar Federasyonu Genel Sekreteri Kim Hwan-yoon, ülkede İslami bilimlerin de okutulacağı yeni bir okulun açılması için girişimlere başladıklarını belirterek 2009 yılında okulun faaliyete geçeceğini söyledi.



SUUDİ ARABİSTAN FİNANSE EDİYOR



Genel Sekreter okulun kurulması için yasal prosüdürlerin tamamlandığını kaydederek, "okulumuz Suudi Arabistan tarafından finanse edilecek" dedi.



Suudi Arabistan'ın Güney Kore'deki Büyükelçisi, okulun inşaatının başlaması için ilk etapta 500 bin dolar ödemeyi yaptı.



Yapılacak yeni okula Suudi Prensi Abdulaziz'in adı verilecek.



Okul, resmi müfredatlardan başka, İslami çalışmalar ve Arapça'yı da öğretecek.



Genel Sekreter Hwan-yoon, dini olmayan konuların İngilizce'de öğretileceğini söyledi.



HEM İNGİLİZCE HEM ARAPÇA



Hwan-yoon, okuldan mezun olacak öğrencilerin, hem İngilizce'yi hem Arapça'yı konuşmakta zorluk çekmeyeceklerini sözlerine ekledi.



Okulda ayrıca Müslüman öğrencilerin ibadetlerini rahatça yapabilecekleri bir camii de yapılacak.



Sekreter, Müslüman olmayan öğrencilere bu konuda bir zorluk çıkarılmayacağını söyledi.



İSLAMI BİL KÜRSÜSÜ



Okulun açılmasındaki en temel amaçlardan birinin, ülkede uzun süredir İslam hakkında yanlış bilgilendirilmelerin yapıldığını belirten Genel Sekreter, "İslam'ın Güney Kore'de iyi tanıtılması için okulda bir kürsü açacağız. "İslamı Bil" kürsüsü, İslam hakkındaki önyargıları kırmaya yönelik çalışmalara vesile olacak" dedi.



ÖĞRENCİ DEĞİŞİM PROGRAMI



Koreli Müslümanlar Federasyonu bu okulla, Suudi Arabistan, Malezya ve Tayland'da İslami organizasyonlarla işbirliğinde öğrenci değişim programlarını uygulayacak.



BÜYÜK BİR İSLAMİ KÜLTÜR MERKEZİ KURULACAK



KMF, İslami çalışmalarınn arasında, yakın bir zamanda, Güney Kore'nin başkentinde içinde bir üniversite, bir ortadereceli ilköğretim okulun da bulunacağı dev bir İslami Kültür Merkezini açılması olduğunu da bildirdi.



49 Milyonluk Güney Kore'de yaklaşık 150 bin kadar Müslüman nüfus yaşıyor.

Dünya Bülteni /

15 Mart 2008 

http://www.dunyabulteni.net/asya/36944/guney-korede-ilk-islam-okulu-aciliyor

Müslüman olduktan 10 gün sonra vefat etti




Müslüman olduktan 10 gün sonra vefat etti

Alman Hans şehadet getirdikten 10 gün sonra vefat etti.
Vefat etmeden 10 gün önce şehadet getirerek Müslüman olan Alman asıllı Hans Hubertus Pieper (72), yıllarca beraber yaşadığı Müslüman dostları ve arkadaşları tarafından Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Eskihisar Köyü Camii'nde cenaze namazı kılındıktan sonra toprağa verildi.

1960 yılında Wolsvagen firması tarafından Türkiye'ye gönderilen Pieper, daha sonra Mercedes ve Arçelik firmalarında görev yaptı. Eşinin Türkiye'ye geldiğinde hidrolik ve pnömatik kelimelerinin bilinmediğini belirten eşi Elisabeth Pieper, "Eşim bir Türk dostuydu. Yaklaşık 47 senedir Türkiye'de bir Türk, Müslüman gibi yaşıyordu. Türkiye'yi, Türk insanını, adet ve ananelerini çok seviyordu. ölmeden önce de Müslüman olarak defn edilmesini vasiyet etti" dedi. Ava ve avcılığa çok meraklı olan Pieper'in Darıca Beldesi, Fevzi çakmak mahallesi, Dr. Zeki Acar caddesi'nde bulunan evinin girişi ve salonu adeta bunu yansıtır nitelikte. Martina, Yasemin ve özgür isminde 3 çocuk babası olan Pieper, ölümünden 10 gün önce Müslüman olarak ölmek istediğini açıkladı.

Bu isteğini yerine getirmek için hastanede şahitlerin ve eşinin huzurunda kelime-i şehadet getiren Pieper'in, İslam dini ile çok ilgili olduğu, Kur'an'ı Kerim meali ve dini kitaplar okuduğunu belirten yakın dostu, Dr. Vahab Turfanda, "Pieper bizden biriydi. O bir Türk dostuydu. Adet ve ananelerimizi bilirdi. ölmeden önce şehadet getirerek Müslüman oldu ve Eskihisar'daki Müslüman mezarlığında, İslam dinine göre defn edilmesini istedi. Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına da sabır diliyoruz" diye konuştu.

16.01.2008

http://www.habervaktim.com/haber/5473/musluman-olduktan-10-gun-sonra-vefat-etti.html

SOYUNMA ODASINDA ÖNCE NAMAZ


SOYUNMA ODASINDA ÖNCE NAMAZ

Müslüman futbolcu Kanoute'den önemli açıklamalar.
Kanoute namazını maçlardan önce soyunma odasında kılıyor.
Daha önce İngiltere’de West Ham ve Tottenham’da oynadın şimdi ise İspanya’da Sevilla’dasın. İngiliz futbolu ile İspanya futbolu arasında fark var mı?



“Her ikisi de çok farklı. İngiltere’de futbol fiziğe dayalı ve çok hızlı oynanıyor. Bu sürat İngiliz insanının mantalitesinden kaynaklanıyor olabilir. İspanya’da ise daha çok tekniğe dayalı bir futbol var. İngiltere’deyken o stili seviyordum ama açıkçası şimdi İspanya’da oynanan futbol bana daha çok keyif veriyor.”








-Tottenham’dan niçin ayrılmıştın?
“Aslında orada çok mutluydum fakat Teknik direktör Martin Jol ile aramda bir tartışma olmuştu, sonra o tartışmadan dolayı yönetimin beni istemeyeceğini düşünerek ayrılma kararı aldım.”


Geçen sezon UEFA Kupası çeyrek finalinde Sevilla forması ile Tottenham’a karşı oynadın. Orada nasıl karşıladılar seni?
“Tottenham’ı elemiştik, bana çok kızacaklarını sanıyordum ama binlerce taraftar beni performansımdan dolayı alkışlamıştı.”













Neden böyle düşünüyorsun?
“Sadece ben değil Fransa’da oynayan bir çok Afrikalı da böyle düşünüyor. Fransa doğumlu o kadar çok Faslı var ki mesela hepsi yaşları gelince Fransa Milli Takımını değil de kendi ülkelerinin takımını tercih ediyor.”

20 yaşında Müslüman oldun şu an ise 30 yaşındasın. Bir futbolcu olarak ibadetlerini nasıl yerine getiriyorsun?
“Evet çok şükür 10 yıldır müslümanım. İbadetlerimi aksatmadan yerine getirmeye çalışıyorum. Ben bir futbolcuyum ama bu meslek benim ibadetlerimi aksatmıyor. Örnek olarak namazlarımı kılıyorum, antrenman sonraları tesislerde, maç sıralarında ya da maç öncesi veya sonrasında ise stadyumlarda soyunma odalarında namazımı kılıyorum.”


Arkadaşların sen soyunma odasında namaz kılarken, sana bir şey demiyor mu?
“Hayır niye desinler ki onların hepsi benim Müslüman olduğumu biliyor. Soyunma odasında temiz ve sessiz bir köşe buluyorum, orada namazımı kılıyorum. Ramazan aylarında ise orucumu tutuyorum. İşte o zaman bazı arkadaşlar bana gün boyu niçin hiçbir şey yiyip içmeden durduğumu soruyorlar, onlara ilginç geliyor, şaşırıyorlar.”



İspanya Katolik bir ülke, orada bir Müslüman olarak ibadetlerini yerine getirmek zor olmuyor mu?“İnsanların bana nasıl ve ne gözle baktığı umurumda değil, ben doğal halimdeyim ve doğru yolda ilerliyorum, İslam beni bu yola soktu ve burası doğru yol. Ben İslam sayesinde doğru yaşamayı öğrendim, dinim bana günlük yaşantım için her konuda yardımcı oluyor, her konuda doğru yolu gösteriyor.”Sana göre İslam ve terör bağdaşıyor mu?
“Asla tabiî ki, islamda terör ve şiddete yer yok. Ama bunları duyunca çok üzülüyorum islamla terörü aynı yere koyuyorlar, bu çok yanlış, kimse unutmasın terör olayları sadece Müslümanların adı altında olmuyor, hristiyanlar da da Budistler de de terör olayları var.”



Mali’de bir vakıf kurdun, neyi amaçlıyorsun?“Mali’nin başkenti Bamako sokaklarında dolaşırken yüzlerce fakir çocuk gördüm, onlara yardım etmek istedim, bu yıllardır yapmak istediğim bir işti, bu sayede bir vakıf kurdum, çok şükür her şey yolunda gidiyor, inşallah yakın zamanda fakir çocuklar için daha büyük bir köy kuracağız, onları orada barındırıp, yetiştireceğiz.”Ailen de Müslüman, onlar Endülüs’te yaşamaya alıştılar mı?
“Eşim Fatıma, çocuklarım İman ve İbrahim ile birlikte Sevilla’ya yaşıyorum, bir sorunumuz yok, hatta çocuklar için iyi oluyor, İngilizce ve Fransızcalarının yanı sıra İspanyolca da öğreniyorlar. Ama ben İngilizcelerine ağırlık vermelerinden yanayım, çünkü İspanya’ya geldiklerinden beri bir çok İngilizce kelimeyi unuttular.”





kullan

Sevilla son kulübün mü olacak?
“Bir gün belki yeniden İngiltere’ye dönerim, neden olmasın?”



tümsporözel



http://www.haberalemi.net/haber_detay.php?haber_id=44406&news=



DANİMARKALI MÜSLÜMAN KIZLAR ALANYA'DA



DANİMARKALI MÜSLÜMAN KIZLAR ALANYA'DA 

Danimarka'da yaşayan ve kendi istekleriyle Müslümanlığı seçen genç kızlar, Antalya'nın Alanya ilçesinde bir otelde tatil yapıyor.

Mette Madiha Holm (21) ile Vivian Pederson (22), tamamen kendi istekleriyle Müslüman olduklarını, Danimarka'da da İslam dininin geleneklerine göre bir yaşam sürdüklerini söyledi.


Hemşire olarak çalışan Vivian Pederson, daha 14 yaşındayken İslam dinine ilgi duymaya başladığını, uzun süre araştırdıktan sonra 18 yaşında Müslüman olmaya karar verdiğini belirtti.

Kararını annesine anlatmak için 8 ay beklediğini ifade eden Pederson, “Anneme kararımı söylediğimde sert tepki aldım. Ancak annem de zamanla bu kararımı kabullendi” dedi.

Kız kardeşinin de kendisini anlayışla karşıladığını belirten Vivian, babasının Müslüman olmasını bir türlü kabullenemediğini, bu nedenle evden ayrılmak zorunda kaldığını söyledi.

Müslüman olduktan sonra ilk dönemlerde tepkiler aldığını ve bazı sıkıntılar yaşadığını anlatan Pederson, şöyle konuştu:

“Müslüman olduğum ilk yıllarda başörtüsü takmadım. Ama sonradan, takmam gerektiğine inandım. Bu durum Danimarka'da bir sıkıntı yaratmıyor. İş yerime rahatlıkla bu kıyafetlerimle gidip gelebiliyorum. Şimdi Danimarka'da tek başıma yaşıyorum ve çok mutluyum. İlk başlarda çok sıkıntılı günler geçirdim. Ama şimdi daha rahatım.”

21 yaşındaki Mette Mediha Holm de 1 yıl önce Müslüman olmaya karar verdiğini, ailesine kararını Noel bayramında açıkladığını belirterek, “Bu duruma ailem çok büyük tepki gösterdi. Özellikle babamın tepkisi büyük oldu. Bana evden gitmemi söyledi. Ben de hemen evden ayrıldım ve kendime yeni bir ev tuttum. Şimdi ben de yalnız yaşıyorum” dedi.

Müslümanlığı benimseyerek, gereklerine yerine getirmeye çalıştığını ifade eden Holm, 5 vakit namaz kıldığını, ramazan ayında oruç tuttuğunu anlattı.

Holm, tatillerini de Müslüman ülkelerde geçirmeyi tercih ettiklerini, geçen yıl arkadaşı Vivian ile Bodrum'a geldiklerini belirterek, “Bu yıl Alanya'ya geldik ve çok beğendik. Daha sonra İstanbul'u da görmek istiyoruz” diye konuştu.

ALANYA (A.A)

2008 YILI


http://yenisafak.com.tr/Aktuel/default.aspx?t=09.02.2008&i=98720